
CevÅŸen (CevÅŸen-ül Kebir) – mp3 – vidyo
http://rapidshare.com/files/257406325/Cevsen-sadeportal.com.mp3 – 8,5 mb
http://rapidshare.com/files/257406178/Cevsen_video-sadeportal.com.wmv – 44,9 mb
CevÅŸen Nedir?
CevÅŸen, Farsça kökenli bir kelime olup, “bir tür zırh, savaÅŸ elbisesi” manasına gelmektedir. Terim manası Åžii kaynaklarında Ehl-i Beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, CevÅŸen-i Kebir ve CevÅŸen-i Sagir olarak bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duâyı ifade eder. Ancak CevÅŸen-i Kebir daha meÅŸhurdur ve “CevÅŸen” denilince ilk akla gelen CevÅŸen-i Kebir’dir. CevÅŸen-i Kebir Musa el-Kazım-Cafer es-Sadık-Muhammed el-Bakır-Zeynelabidin-Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikiyle Hz. Peygamber’e isnat edilir.
CevÅŸenü’l-Kebir ismindeki duâ Peygamber Efendimize, Uhud Harbi esnasında Cebrail (a.s) tarafından getirilmiÅŸtir. Cebrail Hz. Muhammed’e (s.a.v.): “Üzerindeki zırhı çıkar ve bu duâyı oku. Bu duâyı üzerinde taşır ve okursan zırhtan daha büyük tesiri vardır.” demiÅŸtir. Peygamber Efendimiz duânın tesirinin sadece kendine mi mahsus, yoksa ümmete de ÅŸamil mi olduÄŸunu sorunca, Cebrail (a.s.) şöyle buyurmuÅŸtur: “Ya Resulullah, bu duâ Cenab-ı Allah’ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah’tan baÅŸka kimse takdir edemez.” (Ahmed Ziyaeddin Efendi, Mecmuatü’l Ahzab, İstanbul 1298 R, s. 231-261.)
CevÅŸen-i Kebir duâsı 100 bölümden oluÅŸur. Her bölümde Allah’ın isim ve sıfatlarıyla tavsif edildiÄŸi 10 parça bulunur. Her bölümün sonunda Allah’ın aczden ve ÅŸerikten münezzeh olduÄŸunu ifade eden ve cehennem ateÅŸinden Allah’a sığınılan duâ yer alır (Sen bütün kusurlardan, aczden ve ÅŸerikten mukaddessin. Senden baÅŸka ilah yok ki, bize meded etsin. Aman diliyoruz. Bizi azap ateÅŸinden ve cehennemden halas et!). duânın geneline bakıldığında Allah’ın isim ve sıfatlarının sıkça tekrarlandığı ve Rabb’e onun isimleriyle yönelindiÄŸi görülür. İstiaze, yani ateÅŸten ve azaptan Allah’a sığınma da CevÅŸen’de önemli yer tutar.
Cevşen Duâdır
Kelime manası zırh olan CevÅŸen, her ÅŸeyden önce bir duâdır. Bu duâ Hz. Peygamberden günümüze kadar ulaÅŸmıştır. Bu özelliÄŸi ona, özel bir anlam katar: duâ-i Nebevi. CevÅŸen’in hangi amaç ve maksatla okunması gerektiÄŸi hakkında bazı tespitler yapabilmek için, öncelikle duânın ne manaya geldiÄŸi, insanın niçin duâya ihtiyacı olduÄŸu ve insana, “duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı” (Furkan Suresi; 77.) denilmesindeki sırrı belirlemek gerekmektedir. Ayrıca bu duânın sahibi olan Resul-i Ekrem’in (asm.) ubudiyet yönü hakkında bazı noktaların aydınlatılması gerekmektedir. Zira CevÅŸen, münacaat olması dolayısıyla Resulullah’ın ubudiyet yönüyle daha ziyade alakadardır.
Duâyı nedense hep arzu ve isteklerimizin yerine gelmesi için bir “araç” olarak görürüz. Bu kısır bakış açısı Said Nursi’nin “ubudiyetin ruhu” olarak adlandırdığı ve gizli hazine olan bir çok duâdan yeterince istifade edemememizi netice vermektedir. CevÅŸenü’l-Kebir duâsı da böyle gizli hazinelerden birisidir. Risâle-i Nur müellifi Risâle-i Nur’u, “Kur’ân’dan tereÅŸÅŸuh eden ve bir cihette CevÅŸen’den feyiz alan ve tevellüd eden” ÅŸeklinde tarif ederken, hiç şüphesiz CevÅŸen’in manevi önemine de dikkat çekmek istemiÅŸtir. Genellikle tevhid konusunun iÅŸlendiÄŸi Risâlelerde CevÅŸen’den aldığı dersin onun marifetine geniÅŸlik kattığını, yani itikadının kuvvetlenmesini saÄŸladığını ifade eder. Kastamonu Lahikası’nda CevÅŸen’in kâinatı baÅŸtan baÅŸa nurlandırdığı, zulümat karanlıklarını dağıttığı, gafletleri, tabiatları parça parça ettiÄŸi ifade edilir. “Ehl-i dalaletin boÄŸulduÄŸu en son ve en geniÅŸ kâinat perdelerinin arkasında envar-ı tevhidi gösteriyor” diye tanımlar CevÅŸen’i. Risâle-i Nur’un önemli parçalarından birisi olan “Münacaat Risâlesi” ÅŸu sözlerle bitirilir: “Kur’ân’dan ve CevÅŸenü’l-Kebir’den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-i Rahimimin dergahına arz etmekte kusur etmiÅŸsem, kusurumun affı için Kur’ân’ı ve CevÅŸenü’l-Kebir’i ÅŸefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.” Said Nursi’nin CevÅŸen’e neden bu kadar ehemmiyet verdiÄŸini doÄŸrudan iÅŸlediÄŸi bir Risâlesi yoktur. Ancak kesin olan bir vakıa vardır ki; Said Nursi CevÅŸen’den azami derecede faydalanmış ve CevÅŸen, Risâlelerin yazılmasında da faydalanılan bir eser olmuÅŸtur. Münacaat adlı eserin son kısmındaki sözler Bediüzzaman’ın tefekküründe CevÅŸen’in fevkalade önemli bir yere sahip olduÄŸunu ispatlar. Zira münacaat tefekküri bir eserdir ve Bediüzzaman bu eserini Kur’ân’dan ve münacaat-ı nebeviye olan CevÅŸen’den aldığını söyler. On BeÅŸinci Åžua adlı eserinde CevÅŸen’i, “bin bir esma-i İlâhîyeye sarihan ve iÅŸareten bakan ve bir cihette Kur’ân’dan çıkan bir harika münacaat…” ÅŸeklinde tarif eder. Risâle-i Nur’u okuyanlar CevÅŸen meali ile Risâle-i Nur’u karşılaÅŸtırırlarsa bazı benzerlikleri fark edeceklerdir. Risâle-i Nur’da ve CevÅŸenü’l-Kebir’de kullanılan esma-i İlâhîye, acz ve fakr konusundaki yaklaşımlar hep benzer özellik taşır. Bu öyle bir benzerliktir ki, sanki aynı kaynaktan çıkmış gibi bir izlenim verir okuyucuya. Daha doÄŸru bir ifade ile CevÅŸen’in ve Risâle-i Nur’un Kur’ân’dan faydalanılarak ortaya çıktığı aÅŸikare görülür. Risâle-i Nur’da iÅŸlenen konular ile CevÅŸen’de iÅŸlenen konular arasında benzerlik olduÄŸu gibi Risâle-i Nur’un konuyu iÅŸleyiÅŸ tarzı ile CevÅŸen’deki Allah’a yöneliÅŸ tarzı arasında da benzerlikler vardır. Bu benzerlikler şüphesiz en fazla esma-i İlâhîyenin sıklıkla iÅŸlenmesinde görülür. Hem Risâleler’de, hem de CevÅŸen’de esma-i İlâhîye sanki bir can simidi gibidir. CevÅŸen de esma-i İlâhîye olmadan düşünülemez, Risâle-i Nur’da.
Said Nursi, CevÅŸen’de Allah’ın çok isimlerle tavsif edilmesini ve çok isimleriyle duâ edilmesini 24. Söz’de şöyle açıklar: “Çok esmaya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptela olan insan, münacaatında, istiazesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medar-ı fahri ve elhak en hakiki insan-ı kamil olan Muhammed-i Arabi (a.s.m) CevÅŸenü’l-Kebir namındaki münacaatında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateÅŸten istiaze ediyor.” CevÅŸenü’l-Kebir duâsı Hz. Peygamberin marifetullahta eriÅŸilmez olduÄŸunun adeta tek başına ispatıdır. duâya bakan birisi eÅŸsiz bir esma-i İlâhîye iklimini farkeder ve ihlas, samimiyet, marifet-i İlâhîye ve tevazuun duâya baÅŸtan sona sindiÄŸini hisseder. Said Nursi, bunu şöyle anlatır: “…hem binler duâ ve münacaatlarından CevÅŸenü’l-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabb’ini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkarla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetiÅŸememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münacaat’ın başında CevÅŸenü’l-Kebir’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiÄŸi yere bakan adam, ‘CevÅŸen’in dahi misli yoktur’ diyecektir.” İslâm inancında Hz. Peygamberin itikadının en zirvede olması ne kadar kesin bir gerçek ise Hz. Peygamberin duâsının da zirvede olması o kadar gerçektir. CevÅŸen’le muhatap olunurken bu azim münacaatın ancak marifette, itikadda, cesarette, sabırda, ihlasta, tevazuda eÅŸsiz bir ÅŸahsiyete ait olabileceÄŸi hemen hisseder. Adeta duânın sınırlarının çizildiÄŸi bu duâda baÅŸtan sona Esma-i Hüsna ile Allah’a yalvarılarak, insanın fakrı, aczi, iktidarsızlığı göz önüne serilir ve insanın her an inayete muhtaç olduÄŸu kabullenilir. İnsanın teneffüs etmesinin ancak vahdette mümkün olduÄŸu, esbaba takılmanın insanı sürekli rahatsız edeceÄŸi itiraf olunur.
Duâ Nedir?
İslâm inancında duâ ubudiyetin, yani kulluÄŸun ruhudur. Kâinatta sınırlar Allah tarafından çizilmiÅŸtir ve insan bu sınırlar içerisinde çevresini, kendisini ve muhatap olduÄŸu yenilikleri anlamlandırmaya uÄŸraÅŸmaktadır. Bu muazzam seyahatinde zaman zaman bunalım geçirebilmekte, kâinattaki her ÅŸeyi kendine düşman telakki edebilmektedir. Bazen de tüm kâinat ona dost olur ve kâinatta bulunmaktan dolayı müthiÅŸ bir rahatlık hisseder. Bu yolculuÄŸunda tüm kâinata hükmeden ve insanın her türlü ihtiyacını yerine getirebilen bir varlığa ihtiyaç duyar. Bu öyle bir varlıktır ki, büyük küçük diye bir ayrım onun için geçerli olmaz. Böyle bir varlığın mevcudiyeti ve tüm kâinata hükmünün geçtiÄŸi, en azından insanın vicdanında hissedebileceÄŸi kadar gerçektir. Said Nursi “duâ”yı kâinatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar. Buna göre baÅŸta nev-i beÅŸer ve onun başında alem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabi’nin (a.s.m) muazzam duâsı bir sebeb-i hilkat-i alemdir. Yani Hz. Peygamberin saadet-i ebediyeyi talep etmesi, esmaya mazhar olmayı ÅŸiddetle talep etmesi kâinatın yaratılış sebebi olmuÅŸtur. duâ, baÅŸlı başına bir ibadettir. İnsan duâ ettiÄŸi zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah’a ilan eder. Bu, bir bakıma istiÄŸfardır. Zira insan hiçbir ÅŸeye tek başına malik olamayacağını, her ÅŸart altında Allah’ın tevfikine ihtiyacı olduÄŸunu duâ ile haykırır.
İslâm inancında duâ ile ifade edilen yalnızca ellerin açılıp Allah’a meramın anlatılması da deÄŸildir. Varlıkların sahip olduÄŸu potansiyel, onların bir nevi duâsıdır. Sözgelimi bir tohumun özellikleri onun neÅŸv ü nema bulması için bir duâdır. Yine mevcudatın yaÅŸamak için gerekli ÅŸartları—gayr-i ÅŸuuri de olsa—talep etmeleri yine duâdır. Åžuursuz bir aÄŸacın suya ÅŸiddetli ihtiyaç duyması, onun duâsıdır. Bir de ziÅŸuurlara mahsus duâ vardır. Bu duâ fiili ve kavli duâ olmak üzere ikiye ayrılır.
Fiili duâ kâinattaki ÅŸartlara müraat ederek neticeyi Allah’tan beklemeyi ifade eder. Mesela, “çift sürmek fiili bir duâdır. Rızkı topraktan deÄŸil, belki toprak hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.” Sebepleri ihmal etmeden, kiÅŸinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirip, neticeyi Allah’tan talep etmesi fiili duâyı ifade eder.
Kavli duâ ise insana mahsustur. Kavli duâ insanın aczini, fakrını derk ettiÄŸi ve arzu ve isteklerine kendi başına gücünün yetmediÄŸini anlamasını ve Rabb’ine yönelmesini ifade eder. Kavli duâ, bu yönüyle kulluÄŸun itirafıdır ve Allah’ın kudretini kabullenmedir. Bu yönü onu baÅŸlı başına ibadet yapmaktadır. CevÅŸenü’l-Kebir duâsı da bu haykırmaların zirvesidir. Bu duâda baÅŸtan sona Esma-i Hüsna ile Allah’a duâ edilmekte, insanın aczi karşısında Allah’ın kudreti ön plana çıkarılmakta, günahlar karşısında Allah’ın rahmet ve ÅŸefkati hatırlatılmakta, insanın cehaleti ve olayları anlamlandıramaması vakası karşısında Allah’ın engin ve mutlak ilmi ifade edilmektedir. Aslında CevÅŸenü’l-Kebir bu yönüyle alışıldık duâ kalıplarını fazlasıyla aÅŸmış ve insan için bir hayat rehberi olmuÅŸtur. Daha doÄŸru bir ifadeyle Kur’ân’ın öngördüğü kâinat modelini ve insan gerçeÄŸini CevÅŸen ÅŸerh etmiÅŸtir.
CevÅŸen hakkındaki rivayetlerde CevÅŸen’i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem gibi afetlerin zarar veremeyeceÄŸi ve bu insanların tüm isteklerinin yerine getirileceÄŸini ifade eden inançlara rastlanılır. Ayrıca sevap noktasında CevÅŸen okuyan kimseye “Bedir ÅŸehitleri” kadar sevap verileceÄŸi, CevÅŸen’i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceÄŸi ve CevÅŸen’i okuyan kimsenin 4 semavi kitabı okumuÅŸ kadar sevap alacağı ifade edilir. Bu rivayetlerin sahihliÄŸinden şüphe etmemekle beraber buradaki ölçülerin iyi ÅŸekilde belirlenmesi ve duânın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiÄŸinin belirlenmesi gerektiÄŸini düşünüyoruz. Said Nursi, EmirdaÄŸ Lahikası adlı eserinde bir talebesi ile bu ve benzeri rivayetlerde bahsedilen vaad ve mükafatların sıhhati hakkında yazılan bir mektubuna yer vermiÅŸtir. Söz konusu mektupta, Said Nursi’nin talebesi, pek dindar olmayan insanlarla karşılaÅŸmış ve onlardan bu rivayetlerin akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuÅŸtur. Bu rivayetlerde CevÅŸen okuyana Kur’ân okumak kadar sevap verileceÄŸi, göklerdeki büyük melaikelerin duâ sahibini gördükçe kürsülerinden inip, ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceÄŸi ifade edilir. Talebesi bu rivayetler hakkında yapmış olduÄŸu münakaÅŸadan sonra bunların sıhhatinden şüpheye düşmüş ve meseleyi Said Nursi’ye sormuÅŸtur. Said Nursi verdiÄŸi cevapta, öncelikle Hz. Peygamberin ism-i Azama mazhar olduÄŸunu ve kâinatın en mükemmel meyvesi olduÄŸunu, yani kâinattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduÄŸunu ifade eder.
Hz Peygamberin kulluk yönünü anlatmasının nedeni CevÅŸenü’l-Kebir duâsının Hz. Peygamberin kulluk yönüyle (ubudiyet-i Muhammediye) alakadar olduÄŸu ve Hz. Peygamberin ubudiyetinin mertebesiyle beraber CevÅŸen’in deÄŸerlendirilmesi gerektiÄŸini belirtmek içindir. CevÅŸenü’l-Kebir, Hz. Peygamberin duâsı olduÄŸu için ve bu duânın Hz. Peygamberin marifetinin, itikadının ve imanının bir görünümü olduÄŸu için söz konusu faziletlerin Hz. Peygamberin kendi okuduÄŸu CevÅŸen için geçerli olduÄŸunu belirtir. Yani söz konusu faziletler CevÅŸen’de mevcut olmakla beraber, bu faziletlerin ancak Hz. Peygamberin sahip olduÄŸu marifetle birleÅŸmesi halinde mümkün olduÄŸunu anlatır. Bir baÅŸka deyiÅŸle söz konusu mükafatlar, Hz. Peygamberin marifetiyle okumuÅŸ olduÄŸu CevÅŸen’e verilir ve bu mükafatlar azami hatlardır. Bu mükafatlardan ümmet mahrum edilmemiÅŸtir. Marifet yolu kapalı olmadığı için her Müslüman’ın da o mükafatları alması mümkündür. Said Nursi, söz konusu mükafatların belli ÅŸartlar halinde verileceÄŸini belirtir ve yalnız okumanın kafi gelmeyeceÄŸini belirtir. Sadece okuma kafi gelseydi muvazene-i ahkamın bozulacağını söyler ve bunun farzlara iliÅŸeceÄŸini belirtir.
Mesela, ibadetlerin sıhhati için mutlaka bulunması gereken “ihlas”a sahip olmayan veya farz ibadetleri yerine getirmeyen bir ÅŸahsın, CevÅŸen okuyarak Kur’ân kadar sevap alması pek mümkün olmasa gerektir. Zira bu, İslâm’da her insanın ifa etmesi gereken farzların karşısında nafile ibadet olarak adlandırılabilecek CevÅŸen’in farz ibadetin üzerine çıkmasını ifade eder. Bu da İslâmi hükümlerin, yani ahkam-ı ÅŸeriatın dengesini bozar. Cevabının ikinci bölümünde Said Nursi, CevÅŸen hakkındaki rivayetlerin Hz. Peygambere baktığı zaman mübalaÄŸadan münezzeh olduÄŸunu belirtir. Ayrıca rivayette bahsedilen faziletlerin CevÅŸen içerisindeki Esma-i Hüsna’nın hakikatlerine baktığı zaman kesinlikle mübalaÄŸa olmadığını, tam tersine o Esma-i Hüsna’nın sözkonusu mükafatlara sebep olabilecek kadar geniÅŸ ve esrarlı olduÄŸunu belirtir. Hz. Peygamberin sözkonusu duânın feyzinin ve faziletinin nihayetsizliÄŸini göstermek için ve duâya olan teÅŸviki arttırmak için müphem ve mutlak (sınır altına alınmamış) bıraktığını ifade eder. Sözkonusu rivayetlerin zamanın geçmesiyle kaziye-i mümkine ve mutlakanın (gerçekleÅŸmesi imkan dahilinde olan fakat bazı ÅŸartlara ihtiyaç duyan) bilfiil vaki ve külliye telakki edilmesinin yanlış olduÄŸunu anlatır. Yani rivayetlerdeki mükafatların gerçekleÅŸebilmesi için belli baÅŸlı ÅŸartlara ihtiyaç vardır. Bu asgari ÅŸartlar yerine gelmeden söz konusu mükafatların elde edilebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.
20. yüzyıl insanının önemli problemlerinden birisi duâya ve ibadetlere yanlış mana yüklemektir. Maalesef duâ ve ibadetler, dünyevi netice ve manfaat umularak yapılabilmekte, bu da ibadette mutlaka bulunması gereken “ihlas”ı ortadan kaldırabilmektedir. Said Nursi 17. Lem’a'da (13. Nota), duâ ve ibadetlerde önemli noktalara iÅŸaret etmektedir: “Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.” diyerek baÅŸlar konuya. Ubudiyetin asıl sebebinin emr-i İlâhî olduÄŸunu ve bunun neticesinin rıza-yı İlâhîyi kazanmak olacağını söyler. Ayrıca ubudiyetin meyvesinin uhrevi olduÄŸunu belirterek, ibadetlerden dünyevi fayda ummanın yanlışlığını belirtir. Dünyaya ait netice ve faydaların ubudiyetin yapılmasına neden olmaması gerektiÄŸini anlatır. Böyle bir tavrın ibadeti akim bırakacağını belirtir. Bu ince ayrımı fark etmeyenlerin Evrad-ı Kudsiye-i Åžah-ı NakÅŸibendi, CevÅŸenü’l-Kebir gibi duâları dünyevi maksat gözeterek okuduklarını, bu yüzden bu muazzam duâlardan beklenebilecek olan faydaları göremeyeceklerini belirtir. duâlardan dünyevi fayda ummanın ihlasa ve ubudiyete aykırı olduÄŸunu belirtir. Bunu şöyle ifade eder: “…o faydalar, o evradların illeti (asıl sebebi) olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazli bir surette, o halis virde talepsiz terettüp eder. Onları talep etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.” Zayıf itikadlı insanların bir müşevvik ve müreccihe muhtaç olmasından dolayı bu tür duâları faziletlerini düşünerek okumalarının ise zarar vermeyeceÄŸini söyler. Ancak okuma sırf rıza-yı İlâhî için yapılmalıdır. Bu muazzam hazineden dünyevi menfaat beklemenin hem duânın mana ve ehemmiyetine hem de duânın sahibi olan ÅŸeref-i beni Adem’e saygısızlık olacağı unutulmamalıdır. CevÅŸen’in layık olduÄŸu tarzda okunması da ancak ve ancak çok saÄŸlam bir tahkikle mümkündür. Bir baÅŸka deyiÅŸle CevÅŸen’in okunma tarzı ve okunurken hissedilen anlam ve beklenen netice, kiÅŸinin tahkik derecesiyle doÄŸru orantılıdır. Bu yüzden tahkik arttığı ölçüde CevÅŸen’den alınacak feyz ve çıkarılacak anlam da artacaktır. Tersten düşünülürse tahkikin artması için CevÅŸen’i doÄŸru okumak gerektiÄŸi sonucuna ulaşılabilir.
Küçük, büyük, yaÅŸlı, genç, dindar ve hatta dinde hassas olmayan birçok insanın bile boynunda gördüğümüz CevÅŸen’i Türkiye Müslümanlarına Said Nursi tanıtmış ve muazzam duâ-i nebeviyi talebelerine de tavsiye etmiÅŸtir. Risâlelerde CevÅŸen okuyana ÅŸu kadar mükafat, ÅŸu kadar sevap… verilir tarzında bir metod takip etmemiÅŸ CevÅŸen’in niçin ve nasıl okunması gerektiÄŸi hakkında bazı ipuçları vermiÅŸtir. Bir bakıma CevÅŸen sahip olduÄŸu muazzam deÄŸerini Risâle-i Nur’un kazandırdığı bakış açısıyla ispatlamıştır. CevÅŸen’in maddi isteklerin çok çok üstünde manevi deÄŸer taşıdığını anlayabilmek için de marifetullahta terakki ÅŸarttır. Yoksa hazine gizlenmeye devam edecektir.
Sonsuz cemal ve kemalin zaman ve mekânın yokluÄŸunda gizli güzelliÄŸin; sonsuz gözükme meyli, ilâhî “kün” âvâzını netice verdi. Öyle bir sadâ koptu ki, milyarlarca yıl sonrasına yansımaları “Büyük Patlama” diye adlandırıldı. Kabına sığmayan sonsuz güzelliÄŸin vahdette “kün” ile ifadesi, kesrette “kâinat” oldu. GüzelliÄŸin ÅŸiddetinden ifadenin ÅŸiddetine yansıyan “kün” sadâsı hava molekülleri gibi semavi cisimleri, dev cisimleri titreÅŸtirdi. Zaman sahifesi açıldı, mekân sergisi yayıldı. Zamansızlık ve mekânsızlığın bir noktasından yükselen ve yükselmekte olan sadâ nötrinoları, hidrojenleri, gaz ve toz bulutlarını ve semavi kütleleri saÄŸa sola dağıttı. Sanki mülkte nimetlerin ikramı için bir sergi yayılıyor, büyük bir sayfa açılıyordu. O kadar ÅŸiddetli bir sadâ idi ki, akisleri zamansızlık ve mekânsızlığın bilinmeyen bir taraflarına doÄŸru hâlâ yayılıyor.
Bu sadânın dağılıp, yayılıp, eÄŸilip, bükülerek yöneldiÄŸi ve mülkü algılayacak bir alıcı, mülke ve varlığa yansıyan ilâhî âvâzın titreÅŸimlerini algılayan bir anten hükmündeki bedenleri, yine bu titreÅŸimlerin uzantısında halkeden kudrete zamansızlık ve mekânsızlıkta “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” diyen ruhlar, sanki bu muhteÅŸem âvâzın muhatapları. Akıl almaz büyüklükteki kütleleri hava molekülleri misali titreÅŸtiren sadânın mülkte hasıl olan manalarının en parlak merkezi ve en net yansıma yeri olan ve en pürüzsüz akis yüzeyi, nübüvvetin ve dolayısıyla gerçek insaniyetin kalbi olan Hz. Muhammed’in (sav) kalbini, sonra beynini, sonrada mübarek aÄŸzını titreÅŸtiren mana; İlahi kelamın kullar düzeyinde ifadesi: “Ey habibim, sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım!” Bu, bizleri, bütün mahlukatı ÅŸereflendiriyor. Hepimizi, O Zât’ın (sav) temsil ettiÄŸi bir ÅŸahs-ı manevi olarak ve insaniyet-i kübra olan İslamiyet ile Kâinat Sultanı’na muhatap ediyor.
O Sultan, kâinat kitabı ile, varlık kelimeleri ile her an isimlerinin güzelliklerini bizlere anlatıyor. Acıkan mideler ve onlara lazım olan rızıkları ihsan etmekle Rezzak olduÄŸunu; düşünen beyinler ve onlara lazım olan bilgileri ihsan etmekle Alim olduÄŸunu; korku ve korunma hissi ve iltica edecek bir yön göstermekle Hafîz olduÄŸunu bizlere ifade ediyor. Varlığın gerisindeki İlahi âvâzın titreÅŸtirdiÄŸi zerreler ya da kâinat kitabını yazan kudret kaleminin cızırtıları hep O’nu anlatıyor; vahdetteki esmâ manalarını kesretin bir parçası ve kesret içinde idrak edebilen ÅŸuur sahipleri için sınırlandırıp, kesrete, zaman ve mekâna yayıyor. Ancak, güzelliÄŸe muhatap, esmâyı idrake namzet biz ÅŸuur sahiplerinin idraki sınırlı ve ulaÅŸabildikleri algıların ötesine geçemiyor. Varlık ise küçüklükte ve büyüklükte sonu gelmeyen, deÅŸildikçe deÅŸilen, bölündükçe bölünen, çeÅŸitlendikçe çeÅŸitlenen ve her unsurunun birbiri ile irtibat halinde olduÄŸu çok karmaşık ve kulun idrakine sığmayacak geniÅŸlikte bir yapı arzediyor. Öyle aciz, öyle sınırlı bir muhatap ki, zaman zaman yüz yüze olduÄŸu ÅŸeyin bir kitap olduÄŸunu bile farketmiyor ya da unutuyor. Bu noktada Sulatan-ı Ezeli’nin rahmeti imdada yetiÅŸip, varlık manalarını, esmânın kâinata yansıyan sonsuzluÄŸunu kullara ihsan ettiÄŸi kelam manasında ortaya koyup, onların diliyle ve Kur’an-ı Kerim mükemmelliÄŸinde özetliyor. Tüm algılara hitap eden varlık kelimelerini göze ve kulaÄŸa, nihayetinde kulun sınırlı idrakine hitap edebilen kelimelere dönüştürüyor.
Bu muhteÅŸem bir konum, ruhları coÅŸkuya getirecek bir makam! Sultan-ı Ezeli’nin sonsuz hitabına, sınırlı idrakle muhatap olabilme ayrıcalığı! Bu hitaptan ruhta hasıl olan manaların bir ÅŸekilde şükür, duâ ve niyaz halinde yansıtılması lazım. Arzularımızı, ihtiyaçlarımızı, sevgimizi, duygularımızı kullar ve insanlar canibinden Rabb-i Rahimimize yöneltmek, O’nun ezeli hitabına karşılık vermek istiyoruz. Ancak idrakimiz gibi dilimiz de aciz, kelimelerimiz de sönük. O sonsuz güzellik, o akıl almaz sevgi bizim kırık dökük kelimelerimizle nasıl ifade edilir? O’ndan istediklerimizi, beklentilerimizi ve bu dalgalanan, her an dağılma eÄŸili içinde olan, yıkılıp dökülen varlık alemi içinde, bizi korumasını o makama uygun edep ölçüleri içinde nasıl dile getirebiliriz? O’nun semavi cirimler; yıldızlar, okyanuslar, dalgalar, daÄŸlar, çiçekler, nehirler, sevinçler, üzüntüler, korkular… kısacası yüzyüze geldiÄŸimiz, iÅŸittiÄŸimiz, hissettiÄŸimiz her ÅŸey ile hitabına karşılık; bütün bunları O’na yönelen hitabımızda nasıl kullanabiliriz?
Bu noktada da yine Rehmet-i Mutlaka, kâinatı raksa getiren, sadâsı ile semavi cirimleri titreÅŸtiren Kudret-i bî Nihaye imdada yetiÅŸmiÅŸ. Varlık kelimelerini kâinat kitabının Kur’an-ı Mübin manasında ve kulların düzeyinde bir kitapta özetlediÄŸi, onların lisanı ile de dile getirdiÄŸi gibi, kuldan Rabbine yönelecek hitap ÅŸeklini de varlığın ruhu, kâinatın melek-i müekkeli Cebrail (as) vasıtasıyla, kulluÄŸun zirvesinde, insanlığın en üst mertebesinde ve Sultan-ı Kâinat’a Mi’raç kadar yaklaÅŸmış en büyük Muhataba (asm) ve en parlak Ayinesine (asm) talim ettirmiÅŸ. Kesrette mülk aleminde ve ÅŸeriat-ı fıtriyenin hükümlerinin iÅŸlediÄŸi alanda korkulara, saldırılara, tahditlere ve Celal’in mülkte tezahürlerine karşı korunma arzusunun Hafîz-i Hakiki’ye dile getirilmesi ile en saÄŸlam zırh ve en iyi koruyacak siper olarak CevÅŸen’i hediye etmiÅŸ. İstemenin, tazarru ve niyazın, sevgimizi dile getirmenin ve duygularımızı dile getirmenin yolunu tenezzülat-ı ilâhîye ile göstermiÅŸ. Kâinatı Kur’an’da özetlediÄŸi gibi, Kur’an’ın ifade ettiÄŸi manalarla ve kâinat külliyetinde bir duâyı CevÅŸen’de özetlemiÅŸ.
Bu anlamı ile CevÅŸen okumak; baÅŸlangıçta ve bütün zamanlarda zerreleri ihtizaza getiren İlahi sadânın semavi cisimleri, dünyayı, insan bedenini titreÅŸtirip, ruhta hasıl ettiÄŸi manaların; varlığın en mükemmel meyvesi, çekirdeÄŸi ve neticesi olan Hz. Peygamber’in (asm) ruhun da oluÅŸan manaların yine O’nun (asm) talim ettiÄŸi ÅŸekilde dile getirilmesidir. Kâinat büyüklüğünde ruhta yansıyan manalarla Halik-ı Kerim’e, Rabb-ı Rahim’e arzuların, sevgilerin, duyguların O’nun (cc) Habib-i Edibine (asm) öğrettiÄŸi ÅŸekilde ve kâinat külliyetinde dile getirilmesidir. Sultan-ı Ezeli’nin nazarında bize çok büyük ehemmiyet kazandıran duâmıza, her unsuru ile kâinatı, mülkte yansıyan ÅŸekli ile esmâyı vesile yapmak ve ilâhî kelimelerin gizemi ve derinliklerinde gizli ÅŸifrelerle Rahmet-i İlahiye’yi celbetmektir.
No related posts.
Benzer yazılar Yet Another Related Posts Eklentisini ile listelendi.


Allah cc razı olsun hazırlayanlardan ve okuyanlardan:-)